İnsan, çoğu zaman kendi varlığının merkezine bir türlü inemeyen bir yolcudur.
Yaşar, koşar, biriktirir; ama neyin peşinde olduğunu sandığını bilir de
aslında ne istemesi gerektiğini anlamak için geçirdiği yılları,
kendi varlığını ortaya çıkaracak o derin soruyu hep erteleyerek tüketir:
“Ben kimim?”
Bu soru, insanın omzuna konan görünmez bir ağırlık gibidir.
Kaldırabilmek cesaret ister, çünkü cevap insanın zannettiği kadar parlak değildir.
İnsan çoğu zaman cevapla değil, cevabın doğuracağı sarsıntıyla korkar.
Bu yüzden bir ömür, kendine dair hakikati geciktirmek için
kendi kendine ördüğü büyük meşguliyetlerin içinde oyalanır.
Bazıları, bu kaçışın en zarif biçimini kariyer basamaklarında bulur.
Basamakları çıktıkça var olduğunu zanneder;
başarı, bir anlığına kendi sesini susturur çünkü.
Oysa yükseldikçe, ayaklarının altındaki dünya küçülürken
kendi içindeki boşluk büyümeye başlar.
Modern insanın kendini meşgul etme çabası,
çoğu zaman kendinden kaçma sanatının en incelikli hâlidir.
Diğerleri ise, kendi yaralarına dokunmamak için
başkalarının hayatlarına sığınır.
Filmlerin, dizilerin, romanların “kolay mutluluk” vadeden karakterleri
bir süreliğine kendi eksikliğini örter.
Kırılgan benlik, başka bir hikâyenin gölgesinde
birkaç saatliğine kendini unutur.
Ama insan ne kadar kaçarsa kaçsın,
hakikat günün birinde kapıya dayanmayı bilir.
Hakikat…
kendi dışında hiçbir olguyu kabul etmeyen bencil bir yapı.
İçeri yalnızca gerçeği alır,
yalanı, bahaneyi, oyalanmaları kapıdan çevirir.
Bu yüzden hakikate yaklaşan insan huzursuz olur;
çünkü hakikat, insanın kendini korumak için yıllarca büyüttüğü kabuğu
paramparça etmek ister.
İnsan, çoğu zaman kendi karanlığını görmek istemez.
Gözlerini kapatır; çünkü karanlığın dışarıdan geldiğini sanır.
Oysa güneşe gözlerini yuman bedbahtın
dünyayı karanlık sanması gibi,
insanın gördüğü karanlık da çoğu zaman
kendi içine inemediği yerlerde saklıdır.
Karanlık, dış dünyanın değil,
insanın kendi derinliğine inmekten kaçışının adıdır.
Oysa insan zannettiğinden çok daha derin bir sır taşır.
Fıtratının en merkezinde,
o eşsiz cümle sessizce yankılanır:
“İnsan, kâinatı içinde barındıran bir varlıktır.”
Bu kâinat, benliğin gürültüsüyle örtülüdür.
Gürültü azaldıkça, insan kendi içindeki genişliği duymaya başlar;
sonsuzluk bir dış uzay değil,
kendi iç âleminde yavaşça açılan bir kapıdır aslında.
Kendini tanımanın eşiği,
insanın kendi hiçliğini fark etmesidir.
Hiçlik, sanılanın aksine bir yokluk değil;
insanı ağırlaştıran bütün tortuların çözüldüğü bir arınma kapısıdır.
İnsan kendi hiçliğine eğildikçe,
aslında varlığının gerçek ağırlığını hissetmeye başlar.
Ve orada, kendi içinin en sessiz noktasında şunu duyar:
“Hiçliğinin farkında olan, her şeyin sahibidir.”
Bu, sahip olmanın büyük paradoksudur.
İnsan ne kadar çok biriktirirse,
kendi özünden o kadar uzaklaşır;
ne kadar çok bırakırsa,
kendine o kadar yaklaşır.
Biriktirdikçe dağlar kurulur insan ile hakikat arasına;
bıraktıkça yollar açılır, perde incelir, uzaklık kısalır.
Kendine dönen insan,
dünyanın gölgesine değil,
kendi gölgesine bakmaya başlar.
Çünkü insanın gölgesi, hakikatin yönünü gösteren bir pusuladır.
Kendi gölgesini fark eden, ışığın nereden geldiğini anlar.
Işığı gören ise artık kim olmak istediğini değil,
kim olduğunu düşünmeye başlar.
Ve sonunda insan şunu anlar:
Kendine yabancı kalan, dünyaya da yabancı kalır.
Kendi özüne yaklaşan ise
hayatı da, ölümü de, varlığı da
daha sahici görmeye başlar.
İnsan kendini tanıdıkça,
sadece kendini değil,
kâinatı da yeniden okur.
Çünkü insan, hakikatin eşiğinde durmayı öğrendiğinde
dış dünyanın karmaşası azalır;
iç dünya genişler, derinleşir, berraklaşır.
Ve o an, insan kendi varlığının merkezine doğru
ilk kez gerçek bir adım atar.
O adım küçük olabilir;
ama o küçücük adım,
insanı kendine doğru açılan sonsuz bir yola taşır…
Eyüp Ocak
