“Evet sayın seyirciler, şu arkamda gördüğünüz görüntüler bir korku filminden alınmış
kareler değil. Maalesef yine içimiz yanıyor, yine yüreğimiz kanıyor. Kim bilir hangi kendini
bilmezin sorumsuzluğu yüzünden, hektarlarca ormanlık alan ve binlerce hayvan cayır
cayır yanıyor, kül oluyor. Bildiğiniz gibi yangın dün sabah saatlerinde başladı ve aradan
yirmi sekiz saat geçmesine rağmen hâlâ söndürülemedi. İtfaiye ekipleri, duyarlı ve
yardımsever halkımızla iş birliği içindeler. Marmaris İtfaiye Dairesi Başkanı Hüsnü
Geldegör, iki saat önce yaptığı basın toplantısında, ellerinden geleni yaptıkları halde
yangının bir türlü kontrol altına alınamadığını, yangın söndürme uçaklarının bu kadar
büyük bir alanı söndürmede ne yazık ki yetersiz kaldığını duyurdu. Meteoroloji Genel
Müdürlüğünden gelen haberler de hiç iç açıcı değil. Meteorologlar, bölgede yağmur
beklenmediğini, kuru ve sert rüzgârın şiddetini arttıracağını söylüyorlar ve halkı
teyakkuzda olmaya davet ediyorlar.”
Kameraman Ferit’in kaş göz etmesiyle baygın bakışlarını ona dikti. Ağzının önünde duran
mikrofonu belli belirsiz kıpırdattı. Ne derdi vardı yine bu salak herifin? Canlı yayında bu
şekilde davranamayacağını bilmiyorsa, neden kameraman olmuştu? O kendini beğenmiş
Genel Yayın Yönetmenine, “Bu adamdan kameraman olmaz, almayın onu işe,” demişti
demesine ya, dinlememişti ki. “Mesut abi daha iyi bir kameraman, onunla çalışmak
isterim, ” sözünü duymazdan gelmişti, adi herif. Ne yapıp etmiş, yangın mahalline giden
kanal aracına son anda bindirmişti bu beceriksizi. Bu işe bir dur demeliydi. Adam kanal
patronunun teyze oğluymuş diye her kusurunu da görmezden gelecek, daha kamerayı
doğru dürüst tutmaktan aciz bu salağa iltimas geçecek değildi ya.
Gözlerini belertti. Hâlâ yayında olduklarını ve dikkatini dağıtacak hareketler yapmayı
kesmesini umuyordu, bu hareketiyle. Ne var ki anlayacağı yoktu bu öküzün. Canlı
yayındayken, mecbur kaldıklarında, ters giden bir şey olduğunda baş vurdukları bir
yöntem vardı. İşaret parmağını yere doğru uzatırsa, “Yayını keseceğim, bir sorun var,”
demekti. Hareketi yaptı ve olayın vahametini açıklayan üç beş bağlayıcı cümleyle
sunumunu noktaladı. Koşar adım kameramanın yanına gitti.
“Manyak mısın nesin be! Ne diye deminden beri kaş göz hareketi yapıyorsun? Canlı yayın
ne demek, öğretmedi mi sana patron kuzenin?”
Kameraman Ferit neye uğradığını şaşırmış gibi baktı kadının yüzüne. “Ama Leyla Hanım,
siz konuşurken arkanızda bir adam saçma sapan hareketler yapıyordu. Mecburdum sizi
uyarmaya.”
“Kimmiş o adam, hani, nerede?” deyip arkasına döndü Leyla. Cehennem çukurunu
andıran orman yangınıyla burun buruna gelince, bir hışımla çevirdi başını. “Yok işte adam falan,” diye azarladı kameramanı. “‘İşimi beceremiyorum,’ demiyor da yok adam varmış
arkamda, yok saçma hareketler yapıyormuş, diye bahaneler uyduruyor.”
“Valla bahane değil Leyla Hanım. Az önce arkanızda bir adam duruyordu ve başınızın
arkasına iki parmağıyla kulak işareti bile yaptı.”
“Bırak şimdi… Yok işte hiç kimse. Yaklaş yanıma da bak bakayım, rimelim akmış mı?”
“Yok, akmamış Leyla Hanım.”
Leyla yine de güvenmedi kameramanın sözüne, arka cebinden küçük bir ayna çıkarıp
ağzını büze büze sağını solunu kontrol etti gözlerinin. Bir ara arkasındaki yangın
yerinden, turuncu ve kırmızı ışıklar yansıdı küçük aynasına. On dakika içinde yangın sanki
on katı daha fazla büyümüştü. “Off,” deyip kapattı küçük aynasının işlemeli kapağını.
Başını yeniden kameramanına çevirip “İyi bari,” dedi, “unutma,” diye de ekledi.
“Makyajım akar, saçım bozulursa beni hemen uyaracaksın. Ne yapıyorduk, işaret
parmağımızla yeri işaret ediyorduk. Anladın değil mi?”
Ferit, anladığını belli eden bir baş hareketi yaptı. Hâlâ omzunda duran kamerayı
dikkatlice ayaklarının dibine indirdi. Bu işin bu kadar zor olduğunu bilseydi, hiç kabul
eder miydi? Kuzeni olacak şerefsiz, koskoca kanal patronu olmuştu ama biricik teyze
oğluna layık gördüğü iş kameramanlıktı. “Teyze oğlunum ulan ben senin, yavşak,” diye
geçirdi aklından, “insan biraz kıyak geçer.” Zaten sevgilisi Gülay’dan da ayrılmıştı. Kız
haklıydı ne dese, ne yapsa yeriydi. Üç kuruş kameraman maaşıyla onun isteklerini
karşılayamazdı. Oysa kuzeninin ülkenin bir numaralı haber kanalının kurucu patronu
olduğunu öğrendiğinde, hiç sorgulamadan atmıştı kendini Ferit’in koynuna. Leyla’nın bir
azarıyla daha karşı karşıya kalmasıyla, düşüncelerinden sıyrılması bir oldu. Gözü birkaç
saniyeliğine arkalarındaki savaş alanına kaydı. Tam bir karmaşaydı. İnsanlar oradan oraya
koşturuyor, itfaiye erleri bir yanda, ellerinde kovalarca suyla, bir sürü gönüllü insan bir
yanda, yangına müdahale etmeye çalışıyorlardı. Hayvanların çığlıkları, sanki cehennemin
yedi kat dibinden geliyormuşçasına, ormanın dört köşesindeki ağaçlara çarpıyor, oradan
gökyüzüne yükseliyordu. “Off,” dedi Ferit, gözlerini saniyelik sabitlediği yangından
ayırırken. Bu vahşete bakamayacak, bu dehşete daha fazla dayanamayacaktı. “Leyla
Hanım,” diye seslendi kanalın, mankenlere taş çıkartacak derecede güzel olan
habercisine.
“Ne var?”
“Şey… Yani…”
“Ne var be? Geveleyip durmasana ağzında. Söyle işte ne söyleyeceksen.”
“Şey diyecektim Leyla Hanım… Sizin Genel Yayın Yönetmeni’yle aranız iyiymiş.
Söyleseniz de beni de haber spikerliğine alsa. Bu kameramanlık hiç bana göre değil.
Üstelik maaşı da üç kuruş. Vallahi geçinemiyorum.”
Leyla arkasındaki manzaradan utanmasa kahkahayı patlatacaktı, kendini zapt etmek için
büyük çaba harcadı. Yine de dudaklarının arasından kaçan kıkırdamaya engel olamamıştı.
Sağda solda görevlerini yapan habercilere belli etmeden Ferit’in kulağına eğildi. “Salak
mısın oğlum sen?” diye sordu. “Senin kuzenin kim? Bu kanalın patronu değil mi? Asıl sen
onu görürsen söyle, o süslü kokona Hande’nin programını bana versin. Bi’ b*ktan
anladığı yok o kadının. Heder ediyor canım programı.”
Daha fazla gevezelik edip yangının en can alıcı görüntülerini kaçırmak istemiyordu.
“Hadi, hadi…” dedi aceleyle, bir yandan bacaklarından yukarı doğru hafiften sıyrılmış
eteğini diz hizasına getirirken. “Al kameranı omzuna. Programa devam edelim.” Başıyla,
beş on metre solunda, elindeki mikrofonu devlet hazinesiymiş gibi sıkıca tutan spikeri
işaret etti. Kamerasını ayaklarının dibinden almaya eğilen Ferit’in dibine doğru sokuldu
ve kulağına eğildi. “Kanal C’nin spikerine bak… Salak şey… Hiç o bluz, o pantolona uymuş
mu şimdi?” diye fısıldadı.
Kameramanın yüzünde beliren sinsi gülümsemeyle keyfi yerine gelmiş gibi olduğu yerde
doğruldu Leyla. Birkaç adımda kameranın görüş alanı olarak belirledikleri yerde yerini
aldı. Ciddi bir tavır takındı. Boğazını temizledi. Gözlerine, az önce kenara koyduğu
üzüntülü bakışı yeniden yerleştirdi. Derin nefes aldı. Tam mikrofonu ağzına götürecekti ki
kameramanın yine aynı kaş göz hareketlerini yaptığını gördü. “N’oldu yine be salak?”
demeye kalmadı arkasından gelen sesle yerinde hopladı. “Saygılar canım ablam.”
Şaşkınlıkla bir adama, bir Kameraman Ferit’e baktı. Ferit, “Ben sana demiştim,” der gibi
süzdü Leyla’yı. Leyla öfkeyle adama doğru döndü. “Ne dikiliyorsun orada be manyak!”
diye azarladı. Sesinin tasarladığından yüksek çıkmış olma ihtimaline karşı hızlıca diğer
kanalların spikerlerini taradı gözleri. Neyse ki kimse duymamıştı.
“Abla, hayranınım abla,” dedi adam. Yüzündeki pişkin sırıtış, dayanılacak gibi değildi.
“Canlı yayın di mi abla? Bütün Türkiye şu anda bu yayını izliyor, di mi?”
“İzliyor, evet,” dedi Leyla, diktatör bir edayla. “Sen izin verirsen, daha çok kişi izleyecek.”
Eliyle, “Çekil şuradan,” der gibi bir hareket yaptı.
Adam hiç üzerine alınmışa benzemiyordu. Bir gözle kameraya bakarken, diğeriyle
Leyla’ya bakıyordu. “Sizin kanalın kamerası bu kamera di mi abla?” dedi ve Leyla’nın
cevabını beklemeden o yana doğru el sallamaya başladı. “Ahmet abi, Ahmet abi,
selamlar canım abim. Mahallemizin gururu. Gelecek muhtar seçimlerinde oyum sana.
Benim eve üçüncü katı çıkmak için izin alma işini bilahare görüşürüz. Saygılar, canım
abim.”
Aynı anda arkadaki cehennem çukurundan çığlık çığlığa çıkan geyiği fark etmemişti bile…
YEŞİM YÖRÜK
