Hayatın zorluklar içeren bir yokuş olduğu ve çaba sayesinde başarının ortaya çıktığı ifade ediliyor. Buna dair sadece Türkiye’de yüzlerce kitap var. İnsanların nasıl yetersiz oldukları ve bu yetersizlikleri üzerine kurulu bir hayat inşası gerektiği üzerine kurulu kişisel gelişim kitaplarını düşününce asla tamamlanamayacak bir yokuş ve kendisini keşfedemeyecek insanlarla dolu bir dünya var ediliyor.

Kişisel gelişim kitaplarına pararel bir şekilde ilerleyen bir eğitime bir tarihte tanık oldum. Türkiye Barolar Birliği tarafından verilen iş görüşmesi tekniklerine dair bir eğitime katılmıştım. Eğitimi veren kişi sürekli yetersizliğinizi şöyle saklayın bunu böyle yapın üzerine kurulu bir konuşma yapmıştı. Şikayet etmiştim o zaman, robotların değil insanların iş aradığını ve insanlık üzerine kurulu bir iş hayatı talep etmek gerektiği şeklinde. Şikayetim dikkate alınmadı ki birkaç defa daha eğitim tekrarlandı. Sonra da beyaz yaka olsun mavi yaka olsun fark etmeden; bizim insan olduğumuzu farkında değiller, çocuğumun özel gününü ve büyümesini kaçırıyorum, özel hayatım kalmadı diye sızlanıyoruz. Daha ilk görüşmede, insan olması yasaklanan birisinin ilerleyen dönemde insan olduğu kendiliğinden kabul edilir mi? Peki sorumluluk sadece bize mi ait? Sürdürülebilirlik kisvesi altında pek çok yetkinliği haiz olduğunu iddia eden işverenlerin; kadınlar tuvaletine ped bile koymaktan imtina etmesi; kadınların erkeklerin şartlarında çalıştığı gerçeğini gözler önüne sermez mi? Bu paragraftan daha yüzlerce soru üretebiliriz ama biz konumuza dönelim.

Kişisel gelişim kitaplarının yetersizliği kabul ettirme üzerine kurulu tüketim anlayışına dair neler yapılır sorusuna ise cevap verecek merci sadece psikologlar olabilir. Benim için kişisel gelişim kitabı demek sadece ve sadece insanı intihara sürükleyebilecek bir olgudur; o yüzden bu soruya cevap vermem mümkün değil. Oysaki; hayatta kendimiz olabilmek için tırmanıp durduğumuz yokuş ile ilgili konuşabilirim.

Bebekken bağlanmak, yürümek ve konuşmak için yokuşu tırmanırken, çocukken oyun öğrenmekten okuma yazmaya, insan ilişkilerinden matematik ve birey olma mücadelesine bu tırmanış devam eder. Ergenlikte ise boyut değiştirir ve bebeklik ile çocukluğun kalıtımı ile ben kimim sorusu mücadeleye eklenir. Şayet; güvenli bir bağ kurulan ebeveyn ilişkisi yok ise hayatımıza pek çok farklı konuda pek çok farklı yetersizlik olgusu dahil olur ve yetersizliği pekiştirilen kişiler de farklı farklı tepkiler verir. İşte bu noktada karşımıza yokuşa verdiğimiz hayat önem kazanır.

Yokuşa hakkını veriyor muyuz yoksa sadece hayatın bitmesi için adım mı tüketiyoruz? Sanırım bu sorunun cevabı alınan psikolojik destek ile kişinin kendi potansiyelini görebilmesinde gizli. Yokuşa hakkını verdiğimizde; sağlıklı olan yorulduğumuzda durup nefes alıp manzaraya bakmaktır. Yukarıda bahsettiğim üzere hayatın farklı alanlarında farklı yokuşlar çıkarız. İşte nefes almak için durduğumuzda ve etrafımıza baktığımızda o ana kadar çıktığımız tüm tepeleri, yuvarlanmaları ve yeni yollar bulup yeniden denememizi görebilir ve olduğumuz noktadan keyif alabiliriz. Peki biz ne yapıyoruz? Nefes almak için durduğumuz yerde, manzaraya bakmak ve şahidimizin elini tutmak yerine; bir sigara yakıp kendimizi görünmez hale getiriyoruz. Böylece kendimizi bir dumana her zaman hapsolan kişi olarak görüyoruz. Ne o an kim olduğumuz, ne yokuşumuza tanıklık yapan kişiler ne denemeler ne de başarılar görülüyor. Bu halde hayatın bitmesi için adım tüketen bir kişiden farkımız oluyor mu? Evet oluyor; o kendisini yaşadığı kötü veya iyi anlara mahkum ederken; biz sadece kendimizi kötü anlara hapsediyoruz. Görürde hayatın hakkını veren oluyoruz ama özel de kişiliğimizi gerçekleştirme potansiyelimizi yok ediyoruz.

Bu nedenle yokuşa hakkını mı vermek istiyoruz yoksa hayatın bitmesi için adım mı sayacağız sorusuna cevap verirken şuna dikkat etmeliyiz; yokuşlara anlam vermek istiyor muyum yoksa sadece yokuş olmasını mı istiyorum sorusuna. Bu soruyu sorunca aklıma geldi; bir sonraki kitap incelememde inceleyeceğim kitaptan bir cümle Üstün Dökmen romanında şu manaya gelen bir cümle kurmuş; neden engelli bireylerin evlenme, çocuk sahibi olma gibi temel hakları toplum tarafından görmezden gelinen bir tabudur? Bu cümleyi ben de yokuşa uyarlayayım. Bizim kendimizi gerçekleştirmiş bir şekilde boş ölme talebimiz mevcut. Peki, neden toplum tarafından bu talep yok sayılıyor? Bu talep dile gelmesin diye sürekli toplumca bizden bir şeyler şiddetle istenerek sürekli vermek veya feragat etmek zorunda bırakıldığımız korkunç bir tabu bize dayatılmaktadır?

Yokuşa hayat verirken ki kararım; nefes almak için durduğumda artık sigara yakmamak, olduğum yere çömelip hayat verdiğim yokuşun her anını tekrar yaşamak ne onunla gurur duymak ne de ondan utanmak olacak. Ah bir de en önemlisi şu ki; yokuşa verdiğim hayata tanık olmak isteyenlere de teşekkür etmek.. İyi ki varsınız, sizi seviyorum, iyi ki yokuşuma tanıklık ederek bize anlam veriyorsunuz. 16.12.2025

Selcen BAYÜN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir