Bilen bilir Doctor Who izlerken her birkaç sezonda bir aha dizi bitecek diye isyan ettiren devrim bölümleri olur.  Yine bir sezonda dizi bitti dedik, buradan bu diziyi çeviremezler, bu dizi bitti dedik. Bir hafta boyunca sekiz kişi tartıştık, hiçbir çıkar yol bulamadık ve sonraki bölümün son olmasını bekledik; ilginçti ki basında son haberleri de yoktu. Yeni bölüm başladı ve dizi bir devrim geçirerek bir anda birkaç sezonluk daha alan yarattı. Biz izlerken kendimizden geçtik, bu nasıl bir beyinden çıktı bu senaryo diye. Hemen o bölümün senaristlerine baktık haliyle ve senaristlerin beyinlerini öpmek istedik.  

Peki yazın dünyasında işler böyle mi yürüyor? Öznel olarak yürüten yazarlar var fakat genel olarak bir yerden sonra yazarlar değişiyor. Editörlerin değişmesinden bahsetmiyorum yazarların değişmesinden bahsediyorum. Kurgusal yönlendirmeler azalıyor, cümlesel ve kelimesel bazda his aktarımları değişir ve son olarak yazarın cümle yapısı ile alakası olmayan eserler ortaya çıkıyor. Hele bir de gölge yazarlık denilen bir olgu çıktı ki tamamen kabus. Beş farklı yazar aynı dil, neyse konumuz onlar da değil.

Bir polisiye kitabı yazarımız var; bir dönem kitaplarını yakından takip ettim. 2010lu yıllarda takip etmeyi bıraktım. Sonra bir arkadaşımda yazarın bir kitabını gördüm ve elime aldığımda aynı sayfayı birkaç kez okudum. İlk sayfada tam üç farklı dil yapısı gördüm. Baktım editör aynı kişiydi ama kitap yazara ait değildi. Basılmadan önce kitabı okumuş mu diye merak ettim ve kitabı bıraktım. Arkadaşım sen severdin neden böyle bıraktın kitabı sana hediye edebilirim dedi; dedim bu kitap yazara ait değil. O günden sonra okuduğum kitaplardaki dile dikkat eder hale geldim. Editörlerin müdahalesini bile anlamak kolay oldu ve kitap okuma tercihimi isimlerle veya çevirmenlerle ya da dönem ile sınırlamaya başladım.

Bu süreçte her yazarın farklı bir kelime birleştirme stili olduğunu anladım. Kelimeler aynı idi ama ruh ile birleşimi ve dolayısı ile dili farklı oluyordu. Yazarlık olgusunun sanat ile birleşimi de işte o ruh ile ortaya çıkıyordu. Romantik birisinin Ali, kara topa bakakaldı demesi ile karamsar birisinin Ali, topa kara kara baktı arasındaki fark bir kelimeden ziyade ruh olarak karşımıza çıkıyordu. Yani yazarın ruh haline göre; eserin aldığı yön değişiyordu.

Peki bir yazarın dili nasıl değişirdi? Ahmet Ümit denildiği zaman aklıma direk şu giriş geliyor benim :” “Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım. Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavukluk, aklını düşmanlıkla besleyen sinsi bir saray yazmanı. Bedenine sinmiş soylu nefretini, görkemli giysilerin yüzündeki derin acıyı, tunçtan daha katı bir mutluluk maskesinin ardına gizleyerek Hatti kralının emrine koşan ikiyüzlü bir tören adamı.” Kesin, yalnızlık dolu, acı çeken, sevgi ve umut dolu bir dil. Ki bence Ahmet Ümit’in en büyük eseri de Patasana’dır. Okuduğum kitaplarında Ahmet Ümit bu dili az veya çok korudu aktardı. Peki bu dönemde Ahmet Ümit’in dili mi değişti ruh hali mi? 12.12.2025

Selcen BAYÜN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir