Müjdat Gezen Sanat Merkezi Konservatuarı Yazarlık bölümünden hocam da olan çok değerli yazar Melike İlgün ile yazmak, hikâye kurma disiplini ve edebiyatın bugün karşı karşıya olduğu meseleler üzerine konuştuk. Bu söyleşi, yazının ritminden okurla kurulan bağa uzanan sakin ve derin bir sohbetten oluşuyor.

1. Bugün yazma motivasyonunuzu en çok besleyen şey nedir? Yazmaya oturduğunuz an sizi harekete geçiren o iç kıvılcım nasıl bir şey?

Beni en çok insanlık halleri etkiliyor. Büyük büyük olayların insanı nasıl etkilediği, o etkinin yıllara nasıl yayıldığı, insanı nasıl dönüştürdüğü düşündürüyor beni. Yazarken de onu anlamaya çalışıyorum.

2. Yeni bir kitaba başlarken ilk önce neyi düşünürsünüz? Karakteri mi, temayı mı, yoksa tek bir sahnenin hissini mi?

Tek bir sahnenin hissini… Önce o sahne gelir, doğar içime, sonra tüm kitabı o sahneyi anlatabilmek için yazarım.

3. Sizce bir yazarın en büyük sorumluluğu nedir? Okura ne vermesi gerektiğini nasıl tanımlarsınız?

O kitap basılacak diye kesilen ağaca sorumluluk hissederim. Yazarın en büyük sorumluluğu bence iyi yazmak. Hangi tarzda yazarsa yazsın; iyi yazmak! Bence insanın sorumluluğu bu, ne iş yaparsa yapsın iyi yapmak! Yaptığım hiçbir işi iş olsun diye yapmamaya dikkat ederim.

4. Hikâyelerinizde hem tarihî hem insani derinlik var. Bu dengeyi kurarken nelere dikkat ediyorsunuz?

Denge kurmaya özel olarak dikkat etmiyorum. Daha çok yazının ritmine dikkat ediyorum. Benim yazarken sıkılmaya başladığım yerde okurun da sıkılabileceğini düşünüyorum.

5. Uzun yıllardır okuyan bir toplumda değiliz denir. Sizce günümüz insanı iyi bir hikâyeyi ne zaman “gerçekten” sahipleniyor?

Kendisiyle özdeşleştirebiliyorsa, okurken kendinden bir şeyler bulabiliyorsa daha çok sahipleniyor sanki.

6. Yazarlık kariyerinizde bir dönüm noktası oldu mu? “Evet, ben yazarım” dediğiniz an hangisiydi?

İlk kitabım yayınlandığında henüz sosyal medya yoktu ve yazarlarla iletişim bu kadar kolay değildi, kitabın biyografi kısmında e posta adresimi vermiştim, ilk kez bir okurdan e posta geldiğinde “Evet, ben galiba yazarım artık” demiştim.

7. Çocuk kitapları yazarken bambaşka bir duyarlılıkla hareket ediyorsunuz. Çocuk okura yazmak sizde nasıl bir duygusal kapı açıyor?

Çocuklara yazmak da onlarla etkinliklerde buluşmak da bana neşe veriyor. Her romanımdan sonra bir de resimli çocuk kitabı yazıyorum, içim temizleniyor sanki.

8. Gerçek kişilerden esinlenerek yazdığınız karakterler oldu mu? Varsa bunları kurguda dönüştürme süreciniz nasıl ilerliyor?

İlk üç romanım tarihi romanlardı, dolayısıyla karakterler de tarihi karakterlerdi. O dönemi anlatan bulabildiğim her kaynağı okudum, yakınlarıyla tanıştım, dönem gazetelerini, dergilerini okudum, dönem müziklerini dinledim, filmlerini izledim, modasını inceledim, neler giydiklerini araştırdım. Zaten bunları hakkıyla yapınca elinizde yeteri kadar done oluyor. Kalan boşlukları da gerçeğe yakın bir şekilde kurgulamak zor olmuyor.

9. Yazarlık çoğu zaman yalnız bir yolculuk. Bu yalnızlık sizi nasıl etkiliyor?

İlk başlarda zordu ama alıştım artık, çok etkilemiyor.

10. Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap ya da proje var mı? Eğer varsa, o dünyanın atmosferinden biraz bahsedebilir misiniz?

Yayınevine teslim ettim son romanımı. İçinden Türkiye’nin damperli kamyon gibi geçtiği bir dostluk ve kıskançlık hikayesi.

11. Gençliğinizde haber spikerliği yapmış olmanız, bugün yazı dilinize nasıl bir disiplin kattı?

Yazdığım her şeyi yüksek sesle okurum, gözün görmediğini kulak yakalar çünkü. Okurken nefesimin yetmediği yerde cümlede bir aksaklık olduğunu düşünürüm, tekrar kurarım cümleyi.

12. Atatürkçü duruşunuzun ve Cumhuriyet’in değerlerinin yazılarınızda nasıl bir yeri var? Bu değerleri hikâyelere taşımak sizin için ne ifade ediyor?

Romanlarımda kendimin değil karakterlerimin hikayelerini anlatıyorum. Bakış açısı da benim değil karakterlerimin oluyor.

13. Bir romanı bitirdiğiniz gün neler hissedersiniz? Bir vedalaşma mı, yoksa yeni bir maceranın başlangıcı mı?

Rahatlama hissederim.

14. Bir yazarı “iyi” yapan şey sizce nedir? Teknik mi, sezgi mi, yoksa hayatla kurduğu ilişki mi?

Hepsi.

15. Bugün ülkemizde edebiyatın ve yazarların en büyük sınavı sizce nedir?

Yazarların en büyük sınavı para kazanamamak ve sesini duyuramamak.

Edebiyatın en büyük sınavı yayıncıların para kazanmak için hep giden ata binmek zorunda hissetmesi, yeni isimlere şans vermemesi ve edebiyat dünyasındaki ahbap çavuş ilişkileri.

16. Yazarken tıkandığınız oluyor mu? Olduğunda nasıl toparlanırsınız?

Bazen oluyor. Ama uzun sürmez. Ya yürüyüşe çıkarım ya da uyurum.

17. Kalemi elinize aldığınızda sizi hâlâ şaşırtan, büyüleyen bir an var mı? “İyi ki yazıyorum” dedirten şey nedir?

Kitap kulüpleri. Ben imza günlerini hiç sevmem, mümkün olduğunca da gitmem, ama kitabımı okumuş kişilerle olan söyleşilere bayılırım. Benim bir başına, bir odaya kapanıp yazdığım şeylerin okurdaki tezahürünü görmeyi çok severim. Bir de, uzun yalnızlıklardan sonra güzel kalabalıklar insanda vitamin etkisi yaratıyor.

18. Sosyal sorumluluk, sanat, tarih ve bireysel duruş… Tüm bunlar sizde nasıl bir yazarlık kimliği oluşturdu?

Bilmem, benim yazarlık kimliğim şöyle böyle demek tuhaf olmaz mı? Bilemedim vallahi.

19. Yakın çevrenizin değerlendirmeleri sizde etkili olur mu? Yoksa yazdıklarınızı daha çok kendi iç terazinizle mi tartarsınız?

Kitaplarımı bitirmeden kimseye okutmam. Ne yazdığımı en yakınlarım bile bilmez. Bittikten sonra da yayıncıya göndermeden önce sadece iki üç kişiye okuturum. Onlar da gözden kaçırdığım tashihler varsa onları söylerler. Yani yazdıklarımı bir tek kendi iç terazimle tartarım.

20. Son olarak: Yazmak isteyen ama kendine güvenemeyen birine ne söylemek isterdiniz?

Yazmadan yazamazsın. Başla, disiplinle devam et, yazdıkça kolaylaşacak.

Bu söyleşi için hocamız Melike İlgün’e teşekkür ederiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir