Yetişkinlik çoğu zaman koşuşturma, sorumluluk ve sürekli “yetişme” hâliyle anılıyor. Bu yoğunluk içinde durup kendini duymak, içsel ihtiyaçlarını fark etmek ya da yaratıcı tarafıyla temas kurmak çoğu kişinin ertelediği bir şey hâline geliyor. Oysa doğru ortam sağlandığında, yetişkinlerin oyunla, hareketle ve yaratıcı süreçle yeniden kendilerine yaklaşmaları mümkün.
Tam da bu nedenle bugün, yetişkinlere yönelik öz farkındalık odaklı atölyeler düzenleyen, oyun ve yaratıcı drama tekniklerini deneyimsel bir zemine taşıyan Psikolog Buse Naz Yılmaz ile bir aradayız. Onun atölyelerinde amaç “terapi yapmak” değil; kişinin kendi iç sesini keşfetmesi, bedensel ve duygusal süreçlerinin farkına varması ve kendine yeni bir alan açabilmesi.
Bu röportajda; yetişkinlerin neden yaratıcı drama ve oyun temelli çalışmalara ihtiyaç duyduğunu, bu süreçlerin hangi kapıları araladığını ve katılımcıların atölyelerden nasıl farkındalıklarla ayrıldığını konuşacağız.
Hazırsanız, yetişkinliğe biraz oyun, biraz yaratıcılık ve bolca içgörü katan bu dünyaya birlikte göz atalım.
Seni tanıyabilir miyiz? İlk sorumuz çok basit. 😊
Aslında bu soru çok basit gibi görünse de benim için hayattaki en zor sorulardan biri, çünkü kendimi hâlâ keşfetmeye ve sürekli şaşırmaya devam ediyorum. Tanıdığım kadarıyla, kısaca bildiklerimi anlatacak olursam…
Benim hayatımı en çok şekillendiren şey hep okul oldu. İyi bir öğrenciydim ve kendimi anlatırken de aklıma ilk bunlar geliyor istemsizce. Üsküdar Amerikan Lisesi’ni bitirdim, ardından tam bursla Koç Üniversitesi’ne girdim. Dereceler bilmem ne… Bölüm değişikliği yaptım, psikolojiyi bitirdim; çift ana dala başladım, bıraktım; Erasmus yaptım… Yani hep bir arayış hâlim vardı.
Sonrasında yine psikoloji alanında yüksek lisansa başladım, ama tamamlamadım. Okulun yanında hep çocukluğumdan beri içimde tutku olan tiyatro ve dans da vardı. Oyunculuk, yaratıcı drama liderliği, hikâye anlatıcılığı, doğaçlama tiyatro gibi çeşitli eğitimler aldım ve almaya da devam ediyorum. Bir yandan hep bir şeyler yazdım ama pek paylaşmadım. Hep bu yaratıcı tarafımı besleyen şeyler yapmayı tercih ettim.
Sanırım kendimi tanımlarken bu ikili hâlden bahsedebilirim: Bir yanda “örnek” öğrenci kimliği, diğer yanda ise nefes alabilmek için yaratıcılığına tutunan bir kız çocuğu… Sanki ikisi asla el ele değil, hep karşı karşıya olmalıymış gibi gereksiz bir mücadele hali…

Şu anda yetişkinler için oyun ve yaratıcı drama atölyeleri düzenliyorsun. Bu kulağa çok hoş geliyor.
Teşekkür ederim. Katılıp deneyimlersen daha hoş gelir belki…😊
Bu alan tam olarak nedir? Genelde çocuklarla ilgili olur diye bilinir bu çalışmalar…
Herkes çocuklar için sanıyor zaten. 😊
Neden yetişkinlere yönelmek istedin ve neler yapmak istiyorsun bu atölyelerde?
“Yetişkin” dediğimizde ben bir duruyorum, çünkü bence hepimiz yetişkin görünümlü çocuklarız. Oyun oynamayı, yaratıcı olmayı, özgürleşmeyi zamanla unutuyoruz. Yaş aldıkça sorumluluklar artıyor; ülkenin koşulları da bitmeyen kaygılar yüklüyor. Böyle olunca ‘yetişkin kimliği’ daha baskın hâle geliyor ve içimizdeki o muzip, kaygısız, kendisi olabilen çocuk giderek bastırılıyor.
Bende de keşif böyle başladı. Bir yandan üzerimde büyük beklentiler vardı: iyi okullar, prestijli işler, dereceler… Bir yandan da yaratıcı drama eğitimlerine gidip çocuklar gibi oyun oynuyordum ve bu bana çok iyi geliyordu. Bir noktada kendimle savaşmayı bıraktım. Bu süreci E.E. Cummings’in şu sözü bence çok iyi anlatıyor:
“Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermektir.”
Bu savaş gerçekten hiç bitmiyor ama aslında bir “savaş” değil de “yolculuk” diye düşündüğünde değerli hale geliyor. Zaten bunu yıllar önce ünlü düşünür Tarkan da söylemişti: “Başkası olma kendine ol. Böyle çok daha güzelsin.” 😊
Benim için oraya, en başa, özüme dönmek iyileştirici oldu. Bana iyi gelen bir şeyler yaratmak istedim. Şimdi yaptığım şey aslında çok basit gibi görünüyor: Oyun oynatıyorum. Ailem, çevrem “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda verdiğim cevap bu. Ama “çocukça” dediğimiz, bazen burun kıvırdığımız şeyin ne kadar kıymetli olduğunu fark eden çok insan var artık. Herkesin atölyelere gelirken farklı ama bir şekilde ortak bir ihtiyacı oluyor. İşte bu ihtiyacı karşılamak da bana iyi geliyor.
Peki atölyene ilk defa gelen biri, ilk neye şaşırıyor?
İlk şaşırdığı şey kendisi oluyor. Sosyalleşme ihtiyacıyla gelen, iletişim kurmak isteyen ama “yok ya, ben oynamayayım, biraz izleyeyim” diye başlayan oluyor. Sonra üçüncü dakikada kendini zıplarken bulunca… bir duruyor. “Benim içimde böyle bir şey mi varmış?” diyor. O eşikten sonra bir rahatlama, bir özgürleşme geliyor. “İçimdeki canavarı saldım” gibi hissediyor ama aslında fark ettiği şey şu: O “canavar”, içindeki en büyük dostu ki…😊
Aslında sormak istediğim bir soru da buydu. Atölyeye katıldıktan sonra bu kişilerde neler değişiyor?
Bu elbette kişiden kişiye değişiyor. Kimi üç dakikada açılıyor, kimi üç günde, kimi yıllar içinde… Burada kimsenin ‘hayatını değiştirme’ gibi bir iddiamız yok; ama şunu çok net görüyorum: Herkes orada kendisi olabiliyor. Bu da iyi geliyor. Çünkü görüyor ki, onun gibi bir sürü insan var… Hep birlikte bir şey paylaşıyor ve yaratıyoruz.
Aslında orada küçük bir dünya kuruyoruz. Çocukken sokakta oyun kurar gibi… Biz 90’lar çocuğuyuz; komşuculuk, sokakta oyun, kurallar uydurup dünyalar yaratma hâlini bilen bir nesiliz, şükürler olsun ki… Atölyelerde de benzer bir şey oluyor. Bu çalışmaları kapalı alanlarda da yaptım, sahilde de, sokakta da… Nerede olursa olsun insanlar kendi kalıplarından ve kalkanlarından sıyrıldığında, içlerinde hiç fark etmedikleri yönleriyle tanışıyorlar.
Oyun oynamak insana güç veriyor. Çünkü oynarken kendini tanıyorsun. İletişimde zorlanıyorsan, sosyalleşmekte çekiniyorsan, özgüven konusunda sıkıştıysan… Oyun sırasında ortamda nasıl rahatladığını gördüğün an aslında büyük bir adım atmış oluyorsun.
Peki şöyle sorularım varmış, keşke şunu da yapsaydım zamanında veya şöyle bir farkındalık yaşadım şeklinde dönüşler alıyor musun?
Evet, ‘keşke’ diyen çok oluyor. Mesela ‘Keşke buna hayatımda daha çok yer açabilsem’ ya da ‘Keşke her yerde her koşulda böyle olabilsem’ gibi…
Ama ben hep kendime de şunu söylüyorum: Hiçbir şey için geç değil. Hepimiz farklı koşulların içinde şekilleniyoruz, belli noktalara geliyoruz. Ama eğer içinden gelen bir ihtiyaç varsa ve sen onun peşinden gidiyorsan, bir şekilde yolunu buluyorsun. Küçük küçük adımlar attıkça da ‘iyi ki’lerin oluşmaya başlıyor.
Tabii bütün bunlar ancak adım attığında oluyor. 😊

Farklı atölye çalışmaları yaptın şimdiye kadar. Ama şu anda bildiğim kadarıyla daha düzenli bir program eşliğinde devam ediyorsun. Bu alanda yapmayı planladığın başka çalışmalar var mı?
Evet, var. Hatta yapmak istediğim daha birçok şey var. Şu anda iki farklı konseptte devam eden atölyelerim bulunuyor. Birincisi tamamen oyun odaklı; çocuk oyunları ve yaratıcı drama oyunlarıyla hem sosyalleştiğimiz hem de stresli yetişkin dünyasından biraz uzaklaştığımız keyifli bir alan yaratıyoruz.
İkinci çalışma ise okuduğum bir çocuk kitabından — Boşluk — esinlenerek oluşturduğum bir atölye. Çocuk kitabı kategorisinde görünse de bence kesinlikle daha derin bir metin. O “boşluk” hissinden yola çıkarak öz farkındalık ve kendini keşfetme temalı bir program hazırladım. Bu atölyeyi dört haftalık uzun formda ya da tek oturumluk kısa formda uyguluyorum; katılımcılar kendi zamanlarına göre seçip geliyorlar.
Tabii öz farkındalık öyle ‘bir ayda tamamlanan’ bir konu değil. Daha çok, kendimizle bağlantı kurduğumuz, bazı şeyleri hatırladığımız ve bazı şeylerle yüzleştiğimiz asla bitmeyen bir süreç. Atölyede oyunlar, yaratıcı drama etkinlikleri ve sanat terapisi uygulamaları yer alıyor. Bunlar grup terapisi amaçlı değil, tamamen kişinin kendi içinde bir şeyler fark edip bu farkındalıkları cebine atarak ayrıldığı çalışmalar.
Bu süreçlerde gülmek de var, ağlamak da… Çünkü ikisi de çok doğal. Komik aslında ama çoğumuz ağlamaktan çekiniyoruz. Oysa duygu neyse onu yaşamak gerekiyor. Oyun atölyesinde genelde bol bol gülüyoruz; bazen gülmekten gözlerimizin yaşardığı oluyor. Öz farkındalık atölyesinde ise çocukluğa, geçmiş deneyimlere dokunduğumuz için duygusallaşanlar olabiliyor. Ama bu hiçbir zaman travmatize eden bir alan değil. Zaten psikolog olmamdan kaynaklı olarak sınırları çok net ve güvenli bir çerçevede tutmaya özen gösteriyorum. Amaç sadece biraz rahatlamak, hafiflemek ve kendinle ilgili küçük de olsa bir şeyleri fark etmek.
Bundan sonra da yine bu çerçevede işler üretmek istiyorum. Şu sıralar biraz daha ‘saçmalamak, hata yapmak, başarısız olmak’ gibi konuları odağına alan yeni bir çalışma hazırlıyorum. Ama onun için biraz daha zamana ihtiyacım var. Kendi içinde çelişkili bir durum ama güzel olsun diye uğraşıyorum. 😊
İnsanlar böyle atölyelere gitmekten çekiniyorlar mı? Böyle şeyler de duyuyoruz. Bu çekinceleri kırmaları için onlara ne önerirsin?
Evet, insanlar bu tarz atölyelere gelmekten çekinebiliyor. Bu çok bireysel bir konu ama yine de genel bir şey söylemem gerekirse, çoğumuz ‘nasıl görüneceğim’ kaygısıyla yaşıyoruz. Elalem ne der, garip mi olurum, yanlış mı yaparım, saçma mı görünürüm, dalga mı geçerler… Bu düşünceler bizi hep kapının eşiğinde tutuyor. Güvenli alanımızdan hiç çıkmıyoruz.
Aslında beni de en çok tutan şey buydu. ‘Saçmalamak’ benim için bir zamanlar çok korkutucu bir kavramdı. Şimdi ise hayatımın en sevdiğim tarafı. Çünkü özellikle doğaçlama tiyatro bana şunu öğretti: Saçmaladıkça özgürleşiyorsun ve özgünleşiyorsun. İçinden çıkan şey her neyse, o sensin. Tabii ki kimseyi kırmadan, sınırları koruyarak… Ama çoğu zaman ‘ben saçmalıyorum’ dediğimiz anlar aslında en doğal, en yaratıcı, en bizi yansıtan yanlarımızın ortaya çıktığı anlar oluyor.
Bazen aklımda çok tuhaf ve saçmalık gibi görünen şeyler bile yerli yerine oturuyor. Mesela küçükken çok farklı iki figüre hayranlık duyuyordum: J.K. Rowling ve Huysuz Virjin (Seyfi Dursunoğlu). Alakasız gibi duruyor değil mi? Ama değil. Çünkü ikisi de özgün. Rowling, tamamen hayal ürünü bir dünya kuruyor—kağıt üzerinde deli saçması görünen bir evren ama milyonlarca insanı peşinden sürüklüyor. Çünkü insanların o ‘saçmalığa’, o yaratıcılığa ihtiyacı var.
Huysuz Virjin ise bambaşka bir cesareti temsil ediyordu benim için. Pervasızlığı, dili, tavrı… İzlerken hem çok gülerdim hem de ‘Ben böyle olabilir miyim?’ diye düşünürdüm. Bir tarafım hayran kalıyor, diğer tarafım korkuyordu. Ama sonra fark ettim ki bunların hepsi bir oyun aslında. Ve insan, oyun oynarken kendini buluyor.
Bence en büyük çekince şu: İçinde bir istek var, ayakların seni oraya götürüyor ama aklın ‘Ay dur, saçma olur!’ diye tutuyor. Oysa o ‘saçma’ dediğimiz şeyler bazen bize en çok iyi gelen şeyler oluyor.
Kısacası, insanlar bu atölyelere gelmekten çekiniyor mu? Evet. Ama aslında eksiklik ve ihtiyaç duydukları şey tam da bu çekindikleri şey…
Bu keyifli sohbet için teşekkürler...
Ben davet için teşekkür ederim. 😊

Yetişkinlik çoğu zaman sadece sorumluluklarımızla tanımlanıyor; oysa kendimizi tanımak, duygularımızla temasa geçmek ve yaratıcı yanımızı hatırlamak için her yaşta yeni bir alan açmak mümkün. Buse Naz Yılmaz’ın anlattıkları bize şunu yeniden hatırlattı:
Oyun, hareket ve yaratıcı süreç sadece çocuklara ait değil; yetişkinlerin de kendine yaklaşması, yüklerini hafifletmesi ve farkındalık kazanması için güçlü bir yol.
Bu sohbetin ardından, yetişkinliğe dair kabullerimizi biraz daha sorgulayarak, kendimize alan açmanın ne kadar kıymetli olduğunu görüyoruz. Belki de hepimizin zaman zaman ihtiyaç duyduğu şey; ciddi olma zorunluluğundan çıkıp, deneyimlemeye, hissetmeye ve oyunla kendini keşfetmeye izin vermek.
Katkıları için Buse Naz Yılmaz’a teşekkür ediyoruz.
Kendimizi duymanın yolları sandığımızdan daha çeşitli; yeter ki durup fark etmeye cesaret edelim.
