Bazı odalar bağırmaz. Kapıları sert kapanmaz, duvarları yumruklanmaz. Ama yine de insan orada nefessiz kalır. Duygusal şiddet çoğu zaman böyle başlar: sessiz bir oda gibi. İçinde ses vardır ama yankı yoktur. Söylediğin şeyler havada asılı kalır, yere düşmez. Yere düşmeyen sözler zamanla insana ait olmaktan çıkar. Birinin dilinden çıkmış ama kimseye değmemiştir. Kadınlar bu odaları iyi tanır. Bir süre sonra insan, sesini alçaltmayı öğrenir. Önce yanlış anlaşılmamak için, sonra yanlış olmamak için. Cümleler kısalır, fiiller yumuşar. “İstiyorum” yerini “olsa iyi olur”a bırakır. “Beni kırdın” demek zor gelir; “belki ben hassasım” daha güvenlidir. Çünkü hassas olmak, haklı olmaktan daha az tehlikelidir. Manipülasyon çoğu zaman kaba değildir. Nazik görünür. “Sen yanlış anladın” der. “Ben öyle demek istemedim.” “Çok büyütüyorsun.” Bunlar birer cümle değil, birer yer değiştirme hamlesidir. Duygun, senden alınır ve sana karşı kullanılır. Artık mesele yaşadığın şey değil, onu nasıl algıladığındır. Bir süre sonra insan yaşadığını değil, algısını savunur. Savunma hali uzadıkça suçluluk başlar. Suçluluk, duygusal şiddetin en sadık eşlikçisidir. Kadınlar çoğu zaman neye üzüldüklerini bilir ama neden üzülmemeleri gerektiğini de ezbere sayabilir. “Aslında kötü biri değil.” “Zor bir dönemden geçiyor.” “Ben de bazen çok şey bekliyorum.” Böylece yük paylaşılmaz, yer değiştirir. Karşı tarafın sorumluluğu, kadının anlayışına taşınır. Bir ilişkide değersiz hissettirilmek, doğrudan “sen değersizsin” denerek yapılmaz. Tam tersine, çoğu zaman hiçbir şey söylenmez. Aranmayan bir telefon, cevapsız bırakılan bir mesaj, ertelenen bir plan. Hepsi tek tek masum görünür. Ama bir araya geldiklerinde bir kalıp oluştururlar. O kalıbın içinde kadın kendini küçülmüş bulur. Bu küçülme sessizdir. Kimse fark etmez. Kadın da fark etmek istemez. Çünkü fark etmek, yüzleşmeyi getirir. Yüzleşme ise kaybetme ihtimalini. Oysa çoğu kadın, değersiz hissetmeyi kaybetmeye tercih eder. En azından biri vardır. En azından bir ilişki vardır. En azından anlatacak bir hikâye. Duygusal şiddet, kadını kendi hikâyesinden yavaş yavaş çıkarır. Başta anlatıcıdır, sonra yan karakter olur, en sonunda sahneden çekilir. Geriye, başkasının duygularını düzenlemekle görevli bir figür kalır. Bir bakıma ilişki, kadının emeğiyle ayakta durur ama onun varlığıyla ilgilenmez. Manipülasyon burada incelir. Kadın ne kadar çabalarsa, karşı taraf o kadar geri çekilir. Bu bir ceza değildir, bir düzenlemedir. “Fazla geldin” denmez ama fazla hissettirilir. Kadın, varlığını ayarlamaya başlar. Daha az konuşur, daha az ister, daha az görünür. Bir süre sonra kendini tanıyamaz. “Ben böyle biri değildim” cümlesi geçer aklından. Ama o eski halin nereye gittiğini sormaz. Çünkü gitmediğini, dönüştürüldüğünü sezmiştir. Duygusal şiddetin en zor tarafı, kanıtının olmamasıdır. Kimseye “bana bağırdı” diyemezsin. “Beni itti” demezsin. Sadece bir şeylerin eksildiğini söylersin. Ama eksilmek, dışarıdan bakıldığında belirsizdir. Eksilen şey çoğu zaman özgüvendir, değer duygusudur, kendine inanma hâlidir. Bunlar görünmez olduğu için inkârı kolaydır. Kadın bu inkârla yalnız kalır. Yalnızlık burada fiziksel değildir. Yanında biri varken de yaşanır. Aynı yatakta, aynı evde, aynı şehirde. Kadın bir şey anlatırken karşısındaki başka bir yere bakıyordur. Bu bakış, sözlerden daha ağırdır. Çünkü bakılmamak, görülmemektir. Görülmeyen kadın, zamanla kendini de görmemeye başlar. İşte bu noktada kalıp tamamlanır. Kadın artık sadece ilişki içinde değil, kendi zihninde de manipüle edilmektedir. “Ben abartıyorum.” “Ben çok istiyorum.” “Benim beklentilerim fazla.” Bu cümleler kadının iç sesi olur. Artık karşı taraf konuşmasa bile düzen devam eder. Duygusal şiddet tam da budur : Şiddet uygulayanın sessizleşebildiği, ama etkinin sürdüğü bir yapı. Bu yapıdan çıkmak bir anda olmaz. Çıkışlar dramatik değildir. Çoğu zaman bir cümleyle başlar. Küçük bir fark edişle. “Ben böyle hissetmemeliyim” demekle. Bu cümle bile cesaret ister. Çünkü kadın, hissettiği şeyin meşru olduğuna yeniden inanmak zorundadır. İyileşme çoğu zaman bir bağırışla değil, bir duruşla gelir. Kadın ilk kez kendini savunmaz. Açıklamaz. Haklı çıkmaya çalışmaz. Sadece durur. O duruş, yıllardır içinden eksilen alanı geri çağırır. Duygusal şiddetle şekillenmiş bir ilişkiden çıkan kadın, önce boşluk hisseder. Çünkü kalıp dağılmıştır. Ama o boşluk zamanla bir alan olur. Kendine ait bir alan. Orada kadın yeniden konuşmayı öğrenir. Yüksek sesle değil belki ama net. Bu yazı bir çözüm sunmaz. Çünkü duygusal şiddetin tek bir çıkışı yoktur. Ama şunu söyler: Sessiz odalarda yaşananlar gerçektir. Kanıtlanamasa da hissedilen her şey vardır. Ve bir kadın, kendini sürekli eksik hissediyorsa, sorun onun duygularında değil; o duyguların sistemli biçimde küçültülmesindedir. Bazı şiddet biçimleri iz bırakmaz. Ama insanın kendine bakışını değiştirir. En derin izler de zaten orada kalır.
SEVAL USLU
